Temmuz 16, 2007 - KIRMIZI ŞARAP
Ele avuca gelmez hikayeleri oldu biz insanlığın. Hepsi farklı iklimlerde, farklı şehirlerde ve farklı bedenlerde yaşandı. Çoğu yaşlandı... Göreceli oldu sevgi kavramı insanlığın belleğinde. Ve bu göreceli kavrama her gün bir yenisi daha eklendi. Sorması ‘ne gerek?’ vuku’lar edindi kimliğinde; kaynağı neydi bize buna itenin? Dedim ya işte ele avuca gelmez hikayeler... Gündüzleri karıştığımız toplum saklıyordu bizim edebini örtemediğimiz kimsesizliğimizin varlığını. Eksik... yarım... bıraktığımız; kimliklerini ise savurup attığımız sevdalarımızı unutturuyordu bize. Unuttukta! Geceler... Geceleri kendimize kaldığımız an’lardı gecenin bir vakitleri. Gündüzlerin çorap söküğü gibi uzandığı gece yarıları.
....
Bir bilsen adını ne çok sayıkladım uykumda. Ağladığım banyom... Kimseler bilmezdi... Ben de kabul edemiyordum bu yokluğu. Ama aslolan yalnızlığım... Bilmesende olurdu katran karası gece yarılarına yuva yapan nemli gözlerimin kan çanağı yanlarını. Soyka kalası ellerin... Ellerin gezinirken vücudumda, gezinirken sen; nehirler boyu çoğu kırılgan yanlarımı bilmezdin. Bilmedin sensizliğimi. Bilsen de... Bilmesen de... Olurdu! Ele avuca gelmez çoğu yankılı geri kalmış yanlarım... Kendimi senin baş harfinle büyüttüm adının. Uslandım. Usandım. Akıllandım. Büyütemediğim çocuk yanlarım kalmadı mı ardında büyüttüklerimin? Kaldı elbet! Karanlığın çıplaklığından kaçmış, temize vurmuş tüm yanlarım... Yanlarımız... Yarınlarımız!
Kimisi mahrum kalır sevgiden. Sorsalar adını bile bilmez çoğu. ‘Adı neydi ki?’ Bilmesinler... belki de en iyisi. En iyisi; temiz bir sevgisizlik olmalı onlar için. En iyisi; sevgisiz bir sevgisizliktir onlar için. Bu gün bir dokunmanın şehvetini, öpmenin güzelliğini bilmezler. Belki de içlerinde gerçeğe erdikleri an’a kadar yarım, yankısız bırakırlar tüm bu oluşların ebediyetini, sırasını... Dedim ya içlerinde dernliklerindeki gömülü yanlarında...
....
Bir bilsen ne çok özledim seni! Ellerin vardı maddesi ayrı bir plastikten... Plastik gibi kırılgan, yumulan iki çift gözlerin; katrana çalan gecenin en işler saatlerinde...- Demi henüz yüreğimde rehin.- Yollar boyu sevdim seni, içimdeki seni taşıdım şehir şehir, bağıra bağıra geçtim tüm limanlarından, adını ezberlerime ektim. Yeşerttim. Büyüttüm. Şimdilerde ise tüm ezberlerimi bir bir unutuyorum. ‘Neydi?’ diye düşünüyorum. Neydin ki? Yani Ne idin sevgili? Kendime geldiğim vakit; sırılsıklam olan terli bedenimin ateşini, ızdırabını yine sırılsıklam olmuş yatağımda bırakarak kaçıyordum soğuk... gece yarısı... balkona! Yine hatrımdan soruyorum. Neydin? Defalar... Defalar... Defalarca...
Kimilerine sorduğumuzda isimlerini verecek tek bir yanıtı yok henüz. İsimlerini söylemekten aciz, bitap düşmüş yorgun bedenlerini duvarların arkasına saklayan, bağıracak gücü olmayan; yazık sevgisiz... Acınası elleri hiç bir zaman öpülmemiş... Çaresizşiğin tüm oluşlarında bir gün bile kalamamışlar çaresizlikten bir adım geri. Kırılgan gülümsemelerini raflar... raflar... raflar üstüne taşıyan sevgisiz varlıklar. Peki ama neden?
....
Bir bilsen, yokluğun nasıl yaktı etimi? Sana çoğalan tüm yanlarımı yarım bıraktığında korkusuzca koştum seni sevmelerime... Korkusuz ve tecellisiz! ; ana haberlerin hiç bir karesinde yer almayan çıplak bedenimle öldürdüm cesedimi... Gelmedin görmedin; bilmediğim yollarda yarım bıraktığın bedenimi... Şimdilerde en çok ana haber bültenlerine çakılan,- takılan- gözlerimi kendime çektiğimelerimin bir yol yordamını arıyorum. Sevdim. Nihayet! İşte buna yanıyorum.
‘Korkusuz ve korkakça sevmek... nedir?’ diye sorduğumuzda da hiç bir yanıt alamayız. Sevmenin demini bilmediler yazık. (asıl sana yazık...) Vuruyorlar etime bakışlarıyla; ömrümü çalıyorlar ellerimin arasından akıp giden zamanımın eteğindeki ömürümü... Hiç bir söz çıkmıyor ağızlarından . Sorsalar. Bilseler ne şerefli sevmeler var! Sormaktan ziyade konduramıyorlar bileklerine sevginin kelepçesini... Nasıl tutsak, nasıl nasıl rehin olmaktan korkuyorlar. Sevgisizler yazık... Edebi çoktan yorgun düşmüş ömürlerinin en çok bu yanlarından yakınıyorlar da bir gün akıllarına gelmiyor sevdanın koynuna girmek tüm çığlaklığıyla bedenlerinin. Gelmiyor akıllarına sevmekle sevişmek. Çaresizler yazık... Ömürlerini adadıkları ele avuca gelmez hikayelerinin başlığını bulamaz kimileri de. Göreceli olan bu kavramdır var olan şu dakika... Ve görecelidir hayatın kapılarının kilitleri. Her günde, her mevsimde, her alıntıda bir kilit daha!
Kimseler bilmiyor... Ne işimiz var bu yolda? Gündüzleri... Geceleri... Asıl olan tek kaldığımız kendi gerçek yanlarımız. Bilmiyorlar. Bilseler de bilmeselerde...
....
Ah! sevdamın emeğini koynundan alıp atan, Ah! derdimin dermanına kiltler vuran, Kokun vuruyor bu yaz gecesi ruhuma Seni kilometrelerce uzağa atan düşüncem... Ah! sevdam! Olur olmaz vakitlerde arayıp bulan belleğimi Ele avuca gelmez hikayem... Ah! şarabımın kırmızısı Ah mahrumiyetim Ah! edebim Ah! bakireliğim Zaman tüketiyor ömürümü çığlıkla Azala çoğala geçiyor çocuk yanlarım yaşlarımdan Kadehim! Bitmiş kırmızı şarabım.
Mehtap Mutlu / Pzr Tem 15,2007
_________________ ''İçimizdekileri ve hayatı selamlayalım.'' Mehtap Mutlu
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Temmuz 16, 2007 - KIRMIZI ŞARAP
Ele avuca gelmez hikayeleri oldu biz insanlığın. Hepsi farklı iklimlerde, farklı şehirlerde ve farklı bedenlerde yaşandı. Çoğu yaşlandı... Göreceli oldu sevgi kavramı insanlığın belleğinde. Ve bu göreceli kavrama her gün bir yenisi daha eklendi. Sorması ‘ne gerek?’ vuku’lar edindi kimliğinde; kaynağı neydi bize buna itenin? Dedim ya işte ele avuca gelmez hikayeler... Gündüzleri karıştığımız toplum saklıyordu bizim edebini örtemediğimiz kimsesizliğimizin varlığını. Eksik... yarım... bıraktığımız; kimliklerini ise savurup attığımız sevdalarımızı unutturuyordu bize. Unuttukta! Geceler... Geceleri kendimize kaldığımız an’lardı gecenin bir vakitleri. Gündüzlerin çorap söküğü gibi uzandığı gece yarıları.
....
Bir bilsen adını ne çok sayıkladım uykumda. Ağladığım banyom... Kimseler bilmezdi... Ben de kabul edemiyordum bu yokluğu. Ama aslolan yalnızlığım... Bilmesende olurdu katran karası gece yarılarına yuva yapan nemli gözlerimin kan çanağı yanlarını. Soyka kalası ellerin... Ellerin gezinirken vücudumda, gezinirken sen; nehirler boyu çoğu kırılgan yanlarımı bilmezdin. Bilmedin sensizliğimi. Bilsen de... Bilmesen de... Olurdu! Ele avuca gelmez çoğu yankılı geri kalmış yanlarım... Kendimi senin baş harfinle büyüttüm adının. Uslandım. Usandım. Akıllandım. Büyütemediğim çocuk yanlarım kalmadı mı ardında büyüttüklerimin? Kaldı elbet! Karanlığın çıplaklığından kaçmış, temize vurmuş tüm yanlarım... Yanlarımız... Yarınlarımız!
Kimisi mahrum kalır sevgiden. Sorsalar adını bile bilmez çoğu. ‘Adı neydi ki?’ Bilmesinler... belki de en iyisi. En iyisi; temiz bir sevgisizlik olmalı onlar için. En iyisi; sevgisiz bir sevgisizliktir onlar için. Bu gün bir dokunmanın şehvetini, öpmenin güzelliğini bilmezler. Belki de içlerinde gerçeğe erdikleri an’a kadar yarım, yankısız bırakırlar tüm bu oluşların ebediyetini, sırasını... Dedim ya içlerinde dernliklerindeki gömülü yanlarında...
....
Bir bilsen ne çok özledim seni! Ellerin vardı maddesi ayrı bir plastikten... Plastik gibi kırılgan, yumulan iki çift gözlerin; katrana çalan gecenin en işler saatlerinde...- Demi henüz yüreğimde rehin.- Yollar boyu sevdim seni, içimdeki seni taşıdım şehir şehir, bağıra bağıra geçtim tüm limanlarından, adını ezberlerime ektim. Yeşerttim. Büyüttüm. Şimdilerde ise tüm ezberlerimi bir bir unutuyorum. ‘Neydi?’ diye düşünüyorum. Neydin ki? Yani Ne idin sevgili? Kendime geldiğim vakit; sırılsıklam olan terli bedenimin ateşini, ızdırabını yine sırılsıklam olmuş yatağımda bırakarak kaçıyordum soğuk... gece yarısı... balkona! Yine hatrımdan soruyorum. Neydin? Defalar... Defalar... Defalarca...
Kimilerine sorduğumuzda isimlerini verecek tek bir yanıtı yok henüz. İsimlerini söylemekten aciz, bitap düşmüş yorgun bedenlerini duvarların arkasına saklayan, bağıracak gücü olmayan; yazık sevgisiz... Acınası elleri hiç bir zaman öpülmemiş... Çaresizşiğin tüm oluşlarında bir gün bile kalamamışlar çaresizlikten bir adım geri. Kırılgan gülümsemelerini raflar... raflar... raflar üstüne taşıyan sevgisiz varlıklar. Peki ama neden?
....
Bir bilsen, yokluğun nasıl yaktı etimi? Sana çoğalan tüm yanlarımı yarım bıraktığında korkusuzca koştum seni sevmelerime... Korkusuz ve tecellisiz! ; ana haberlerin hiç bir karesinde yer almayan çıplak bedenimle öldürdüm cesedimi... Gelmedin görmedin; bilmediğim yollarda yarım bıraktığın bedenimi... Şimdilerde en çok ana haber bültenlerine çakılan,- takılan- gözlerimi kendime çektiğimelerimin bir yol yordamını arıyorum. Sevdim. Nihayet! İşte buna yanıyorum.
‘Korkusuz ve korkakça sevmek... nedir?’ diye sorduğumuzda da hiç bir yanıt alamayız. Sevmenin demini bilmediler yazık. (asıl sana yazık...) Vuruyorlar etime bakışlarıyla; ömrümü çalıyorlar ellerimin arasından akıp giden zamanımın eteğindeki ömürümü... Hiç bir söz çıkmıyor ağızlarından . Sorsalar. Bilseler ne şerefli sevmeler var! Sormaktan ziyade konduramıyorlar bileklerine sevginin kelepçesini... Nasıl tutsak, nasıl nasıl rehin olmaktan korkuyorlar. Sevgisizler yazık... Edebi çoktan yorgun düşmüş ömürlerinin en çok bu yanlarından yakınıyorlar da bir gün akıllarına gelmiyor sevdanın koynuna girmek tüm çığlaklığıyla bedenlerinin. Gelmiyor akıllarına sevmekle sevişmek. Çaresizler yazık... Ömürlerini adadıkları ele avuca gelmez hikayelerinin başlığını bulamaz kimileri de. Göreceli olan bu kavramdır var olan şu dakika... Ve görecelidir hayatın kapılarının kilitleri. Her günde, her mevsimde, her alıntıda bir kilit daha!
Kimseler bilmiyor... Ne işimiz var bu yolda? Gündüzleri... Geceleri... Asıl olan tek kaldığımız kendi gerçek yanlarımız. Bilmiyorlar. Bilseler de bilmeselerde...
....
Ah! sevdamın emeğini koynundan alıp atan, Ah! derdimin dermanına kiltler vuran, Kokun vuruyor bu yaz gecesi ruhuma Seni kilometrelerce uzağa atan düşüncem... Ah! sevdam! Olur olmaz vakitlerde arayıp bulan belleğimi Ele avuca gelmez hikayem... Ah! şarabımın kırmızısı Ah mahrumiyetim Ah! edebim Ah! bakireliğim Zaman tüketiyor ömürümü çığlıkla Azala çoğala geçiyor çocuk yanlarım yaşlarımdan Kadehim! Bitmiş kırmızı şarabım.
Mehtap Mutlu / Pzr Tem 15,2007
_________________ ''İçimizdekileri ve hayatı selamlayalım.'' Mehtap Mutlu
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
KENDİME DAİR HERŞEY...
Aslında onun hakkında söylenecek çok şey varsa da bazı belirgin özelliklerini sıralamak taraftarıyım.
Kendine olduğu gibi olduğu yerde güvenmesini bilen
, hayat görüşü olarak olaylar çerçevesinde akıldan çok mantığın işlediğini düşünen
, yaratıcısının bazı konularda haklarına gasp ettiğini yorumlayarak beyninde
; bundan şikayetçi de olsa içerisinde sır gibi tuttuğu diplerine taşıyarak orada bastıran bu düşünüsünü
, bazı zamanlar kahkahalarını ağzına sığdıramayacak kadar
Kategoriler
Arkadaşlarım
|